Amerika’da Yaşayan Tükiyeli Göçmen Kadınların Cinsiyet Kurgularına Dair Görüşleri

Yazar: Selen Artan

19 Aralık 2020

Bu yazıda doktora araştırmam sırasında görüştüğüm, Amerika’da yaşayan Türkiyeli göçmen kadınların cinsiyet kurgularını ve cinsiyet eşitliğine dair görüşlerini ele alıyorum. Ağırlıklı olarak birinci kuşak göçmenlerden oluşan görüşmecilerin cinsiyete dair görüşlerinin, göç hareketi öncesi sosyalizasyon süreçlerini geçirdikleri Türkiye’de oluştuğunu ileri sürmek yanlış olmaz. Kadınlık ve erkekliğin arasına kalın sınırlar çizen göçmenlerin cinsiyet tanımları birtakım özcü argümanlara dayandığını görmek mümkün. Görüşmeciler kadınlığı pasiflik, duygusallık, şefkat, yumuşaklık ile eşitlerken, erkekliği ise ev dışında sakinlik, sertlik ve aklıselim olmak, ev içinde ise dikkatsiz ve yüzeysel olmak tanımlamaları ile inşa ediyor. Üstelik bu kurguların içeriği kadınların eğitim seviyesi, sosyo-ekonomik durumu ve dini inanç seviyesi gibi değişkenler göz önünde bulundurulduğunda ciddi bir farklılık göstermiyor. 

Mülakatların başında, görüşmecilerin büyük çoğunluğu, “Sizce kadın ve erkek eşit midir?” sorusuna hızlı bir “Hayır” yanıtı vermişti. Örneğin, mütedeyyin, genç bir anne olan ve ev dışında çalışmayan Buse, cevaplarında kadın-erkek arasındaki farklılığa dikkat çekti. Erkeklerin fıtratları gereği yeni taşındıkları bir evin dekorasyonu ile ilgilenmeyeceğini ileri sürdü. Erkek için, eve perde asmanın içeriyi dışarının namahrem gözlerinden korumak dışında bir anlam taşımayacağını söyleyen Buse, kadınların ise perdenin rengine, desenine ve evdeki diğer eşyalarla olan muhtemel uyumuna önem vereceğini iddia etti. Buse sözlerine şöyle devam etti, “Erkek sadece yüzeysel bakıyor. O bakımdan eşit değil bence. Erkek sadece gördüğü kadarıyla yetiniyor ama kadın her şeyi düşünüyor.” Diğer katılımcılar da, az önce değindiğim özcü argümanlara gönderme yaparak, kadın ve erkeğin fıtratları veya doğaları gereği eşit olamayacağını vurguladılar. Bu net ve kendinden emin ifadelerin, kadınların gündelik pratikleri ve yaşam deneyimleri üzerine konuşmaya başlayınca çatlaklar barındırdığını gördüm. Açık açık söylemeseler de göçmen kadınlar, ev ve kamusal alanla ilgili üç farklı tema etrafında eşitlik talebi dile getiriyordu.

Karşıma çıkan ilk tema, eve dair alınan kararlarda, eşleriyle eşit söz hakkı talebiydi. Evli, iki çocuklu olan ve hiç ev dışında çalışmamış Cahide verdiği dini referanslarla durumunu açıklamaya çalıştı. “Mesela peygamberimiz diyor ki, ben diyor ibadet etmek istiyorum, eşinden izin alıyor, Ayşe validemizden izin alıyor yani,” örneğinden yola çıkarak evde tüm kararları ailece aldıklarını, sadece kocasının sözünün geçmediğini anlattıktan sonra sözlerini, “Erkekmiş bayanmış yok. Yani eşit,” diyerek bitirdi.

İkinci tema, ağırlıklı olarak ev dışında çalışan kadınların direkt dile getirdiği; ama ev dışında çalışmayan kimi görüşmecilerin de değindiği ev işlerinde eşitlik talebiydi. Bu talep genellikle “yardım” kelimesi ile ifade edildi. Hem ev dışında çalışan hem de camide kadınlara yönelik düzenlediği organizasyonlarla faal bir kadın olan Pelin, çalıştığı için eşinin ona yardım etmesini istediğini belirtti. Hatta bunu kendi eşiyle sınırlamadı ve tüm babaların çocuklarının bakımında sorumluluk sahibi olması gerektiğini ifade etti. Bu talebi dile getirirken kendi ön kabullerini düşündüğü için sık sık cümlelerini yarıda kesti, sustu ve kısa bir es verdikten sonra sözlerine devam etti. Pelin, kadınların erkekler gibi fiziksel güce sahip olmadığını, dolayısıyla onlarla eşit olamayacağını vurguladıktan sonra, konu ev ve çocuk bakımı olduğunda bu sorumluluğu paylaşabileceklerini düşündüğünü ifade etti. 

Karşılaştığım son tema ise, yetenekler açısından eşitlik talebi oldu. Kadınların, erkeklerin yaptığı her işi yapabileceğini iddia eden görüşmecilerden biri Asya’ydı. Türkiye’de küçük bir yerleşim yerinde muhafazakâr bir çevrede büyüyen, üniversite mezunu ama ABD’de hep alt-gelirli işlerde çalışmış Asya, onunla konuştuğumda bir süpermarkette çalışıyordu. Annelik, ev düzeni gibi konularda sorumluluğun kadında olduğunu ifade etti. Öte yandan işlerin kadınların ve erkeklerin yapabileceği işler olarak işaretlenmesine karşıydı. “Ben çevremdeki erkeklerin yaptığı her şeyi yapabilirim,” diyen Asya erkeklerin fiziksel güç açısından bir üstünlükleri olsa da yetenek ve beceriler söz konusu olduğunda kadın ve erkek arasında bir fark olmadığını ileri sürdü. 

Eşitlik taleplerinin yanı sıra, ABD’ye göç etmenin cinsiyet kurgularına dair en büyük etkisi, görüşmecilerin çocuklarının cinselliğini denetleyememe korkusunda karşıma çıktı. Görüştüğüm göçmen kadınlar, evlilik öncesi cinsel ilişkinin Amerikan toplumunda “norm dışı” görülmediğini düşünüyorlardı. Erkekten çok kadının cinselliğini kontrol edip düzenleyen kurallar bütünü olarak düşünebileceğimiz namus rejiminin, ABD’de otoritesini kaybetmesinden ve böylece kız çocuklarının cinselliklerinin denetlenememesi ihtimalinden endişe ediyorlardı. Türkiye’de yaşasalar, çocuklarının da benzer toplumsal süreçler ile öğreneceği namus ile ilişkili bu kuralların, Amerikan toplumunda gücünü kaybetmesi ihtimali göçmen kadınlar açısından büyük bir riskti. Bu risk, namus rejiminin genç nesle aktarılması ile cinsiyet kurguları arasına çizilen sınırın pekiştirilmesi anlamına geliyordu. 

Bir yaz akşamı camide tanıştığım evli ve bir çocuk annesi Ayfer, bu meseleye dikkat çekti. Görüşme için kayınvalidesi Umay’ın evinin salonundaydık. Salonda bizden başka Umay ve yakın arkadaşı Mesude, Mesude’nin liseye giden yeğeni ve Ayfer’in liseye giden kızı vardı. Söz döndü dolaştı ve Amerika’daki kadın-erkek ilişkisinin “kötü” örnek teşkil ettiği durumlara geldi. Benim yönelttiğim soruları yanıtlayan Ayfer bir süre sonra bana değil, ikisi de ABD’de büyüyen genç kızlara hitaben konuşmaya başladı. Amerikalı müşterilere hizmet veren bir gelinlik dükkanında çalışan Ayfer, dükkâna gelen gelinlerin senelerce damatlarla aynı evde yaşadıklarından dem vurdu. Evlilik öncesi cinsel ilişkinin yaşanmaması gerektiğini savunan ama bunu açık açık söze dökemeyen Ayfer, alternatif bir rota izledi ve sevgilileri ile evlilik bağı olmadan aynı evde yaşayan kadınların zor evleneceklerini, çünkü erkeklerin evlenmek için bir nedenlerinin kalmadığını söyledi.  

Burada kısaca anlatmaya çalıştığım argümanları özetlemem gerekirse, ABD’ye göç eden birinci kuşak kadınların, Türkiye’deki sosyalizasyon süreçleri neticesinde edindikleri cinsiyet kurgularının ABD’de değişime uğradığını söylemek mümkün değil. Öte yandan, kadın-erkek eşitliğine söylemsel seviyede karşı çıksalar da, gündelik deneyimler üzerinden eşitlik talebinde bulunduklarını gözlemliyoruz. Ama Amerikan toplumunda cinselliğin denetimi söz konusu olduğunda bunun ağırlıklı olarak “kadınlık meselesi” olarak ele alındığını ve bu haliyle cinsiyetler arasında tekrar bir sınır çizildiğini söylemek mümkün.

Bu makalenin ilk taslağı “Çevre Direnişinden Umut Mekânına: Yırcalı Kadınların Mücadelesi” başlığıyla, Havle Kadın Derneği’nin düzenlediği “Feminizmin Yerelleşmesi” adlı konferansta, 19 Aralık 2020 tarihinde sunulmuştur. Feminizmin Yerelleşmesi konferansımızın diğer metinlerine ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.



Etiketler: Amerika  cinsellik  ev içi emek  feminizmin yerelleşmesi konferansı  göç  kadın emeği  toplumsal cinsiyet algısı  toplumsal cinsiyet eşitliği  toplumsal normlar 

Paylaş

Önerilen Yazılar

Konca Kuriş (1961-1998)
Konca Kuriş (1961-1998)
Müslüman Aile Yasalarındaki “Ataerki DNAsı”nı Çözümlemek
Müslüman Aile Yasalarındaki “Ataerki DNAsı”nı Çözümlemek
İslam ve Feminizm Kavuştuğunda 3
İslam ve Feminizm Kavuştuğunda 3
İslam ve Feminizm Kavuştuğunda 2
İslam ve Feminizm Kavuştuğunda 2
İslam ve Feminizm Kavuştuğunda 1
İslam ve Feminizm Kavuştuğunda 1
Almanya’da Göçmen Kadınların Eşten Bağımsız Oturum Hakkı Mücadelesi
Almanya’da Göçmen Kadınların Eşten Bağımsız Oturum Hakkı Mücadelesi
İslami Feminizm Sahada: Mısır’da Aile Yasasını Reform Çabaları
İslami Feminizm Sahada: Mısır’da Aile Yasasını Reform Çabaları
Türkiye feminizminde gündemler, örgütlenme biçimleri ve siyaset stratejileri: ‘Sistem-dışı’nı yeniden düşünmek
Türkiye feminizminde gündemler, örgütlenme biçimleri ve siyaset stratejileri: ‘Sistem-dışı’nı yeniden düşünmek