Yerelleşme Feminizme Giden Yoldur

Yazar: amina wadud

19 Aralık 2020

Müslüman kadınlar konuşur. Müslüman kadınlar tüm İslam tarihi boyunca konuşmuş olsa da, artık sesleri kitleselleşmiştir. Bu kitleselleşme, bu ivmenin durmayacağının veya yön değiştirmeyeceğinin garantisidir. Bu nedenle, Müslümanların olduğu her yerde toplumsal cinsiyet dinamikleri konusunda bir değişim ivmesi var. “Her yerde” derken, bunu yerelleşmenin  unsurlarından biri sayıyorum. Yerelleşmenin birçok bileşeni vardır: ırk ve etnik köken, din, dil, sınıf, toplumsal cinsiyet kimliği ve benzerleri. Bu yerelliklerin her biri, kesiştikleri noktada daha da dinamik ve komplike bir hal alır, böylece çok sayıda değişkene işaret eder. Bu nedenle, bu kitleselleşmeden bahsederken  bu değişiklik gösteren yerelleşmeleri kastediyorum. 

Bu kitleselleşmeye rağmen, Müslüman kadınlar tek bir sesle konuşmazlar. Bu sunumda, seslerin çeşitliliğinin epistemolojisini ve ideolojisini, İslami feminizmin inşasına yardımcı olan bir yerelleşme olarak inceleyeceğim. İslami feminizm, modernitenin 200 yıllık küresel kadın hareketinin en yeni tekerrürüdür. İslami feminizmi hem feminist bağlamda hem İslami bağlamda nasıl anlamlandırıyoruz? Bu soruyu kendimi feminist olarak tanımlamamın bile öncesinde başlayan 25 yıllık çalışmalarım ve aktivizmim ışığında cevaplandıracağım. 

“1995 yılında, dünyanın dört bir yanından 17.000 delege ve 30.000 aktivist, dördüncü Dünya Kadın Konferansına katılmak için Pekin’e akın etti. Bu, şimdiye kadar kadın hakları savunuculuğu adına yapılan en büyük toplantılardan biriydi.” Bu konferansa Sisters in Islam (İslam’da Kızkardeşler) adlı bir STK’nın temsilcilerinden biri olarak katıldım. Bu konferans, uluslararası düzeyde şimdiye kadar en fazla Müslüman kadının katıldığı organizasyonlardan biriydi. Bu kadar çok Müslüman kadının mevcut olmasının bir sonucu olarak,  kolektif olarak ilerlemenin ve BM gibi uluslararası örgüt organlarıyla iletişim kurmanın en iyi yolunu belirlemek için kendi grubumuzu oluşturmaya karar verdik. Bunun yerine, her gece toplanma teşebbüsümüz hararetli tartışmalara dönüştü. 

Katılanlar, bir kolektifin gelecekteki işbirliği ve strateji oluşturma için nasıl görüneceğini belirlemek için belirli bir yerelleşmeden geçmenin bir yolunu bulamadılar. Temsilcisi olarak katıldığım organizasyon, Sisters In Islam, Malezya’da inanç temelli bir insan hakları örgütüdür. Uluslararası İslam Üniversitesi’nde öğretmenlik yapmaya başlamak için o ülkeye taşındığımda, tıpkı Havle Kadın derneği gibi az sayıda, sadece sekiz kadın tarafından başlatılan SIS, 30 yıldan fazla bir süredir ayakta. Pekin’deki konferansa Güney Doğu Asya bölgesindeki Müslüman kadınları “temsil etmek” için katılmıştık. Bu bölgenin birkaç önemli  yerelleşme unsuru bulunuyor. Güneydoğu Asya’daki Müslüman kadınların çoğu inançlarıyla güçlü bir ilişkilenme halinde. MENA bölgesinde, Asya’da, Güney Asya’da ve Türkiye de dahil olmak üzere Müslüman nüfusa sahip dünyanın diğer bölgelerinde karşılaştığınız sayılardan farklı olarak, burada kendini post-Müslüman olarak tanımlayan daha az kişi var. Güney Doğu Asya’daki Müslüman kadınlar, Müslüman kimlikleriyle daha barış içinde yaşıyorlar ve aynı zamanda İslam adına yapılan ataerkil ve hegamonik iddialar hakkında ciddi endişeler duyuyorlar ya da itiraz ediyorlar. Başka bir deyişle, Sisters In Islam gibi gruplar, İslam’ı seçtiklerini ve ataerkilliği reddettiklerini ilan ediyorlar. 

Pekin’deki Müslüman kadınların çeşitliliğini tartışmak için bu konferansının yerelleşme temasından faydalanıyorum, çünkü o zamanlar umutsuzca iki büyük ideolojik farklılığa bölünmüştük. Bu farklılıklar, İslami feminizmin tarihsel gelişimi ile ilgili tüm tartışmalar için kritik hale gelecektir. Pekin Konferansı sırasında ve onu takip eden en az on yıl boyunca, yeni milenyumda, çok az insan İslami feminizm terimini kullandı.  Bunlar 1990’ların sonlarında bu terimi kullanmaya başlayan iki isim öncüsü ve çığır açan feminist,  Müslüman ve Orta Doğulu bir kadın olan  Dr. Margot Badran ve hukuk antropoloğu Ziba Mir-Hosseini’dir. İslami feminizm insanların alışkın olduğu sıradan bir terim değildi ve hala yanlış anlaşılıyor. Ancak geleceğe açılan yol budur. 

1995’teki bu Pekin toplantısında, İslam ve toplumsal cinsiyet üzerine iki temel perspektif arasında bir ayrım yapıldı. Bu iki perspektif toplantıya hakim olmakla kalmadı, aynı zamanda gelecek milenyum için Müslüman kadınların aktivizm gündemini de belirledi. Bu ikisi arasındaki ideolojik farklılıkların uzlaştırılması, en yeni feminist söylem, analiz, maneviyat ve aktivizm olarak İslami feminizmin yaratılmasına zemin hazırladı. 

İslami feminizm 1990 sonlarına kadar kullanılan bir ifade bile değildi dediğimde, kendisini feminist olarak tanımlayan Müslümanları görmezden gelmiyorum. Öyleyse izninizle, bu terimlerin birbirleriyle ilişkilerini, söylem, aktivizm, bilgi üretimi ve maneviyattaki kullanımlarını açayım. En önemlisi de, Müslüman kadınlar Pekin’deki o gece toplantılarında neden bu kadar umutsuzca bölünmüşlerdi ve en nihayetinde nasıl ilerleme kat edebildik? 

Devam etmeden önce, kendi yerelliğimden bahsedeyim. Her konuşmacı bir yerelden konuşur. Kendi yerelliğimi tanımlamam, bu tartışmaya neden şu an katıldığım şekilde katıldığımı açıklamama yardımcı olur. İnanan bir ailede doğdum. Babam Metodist bir papazdı. Babamın temsil ettiği şekilde Sevginin Tanrısı el-Vedud ile büyüdüm. Arayış içindeydim. Üniversitedeki ikinci yılımda Budizm pratiklerini uygulamaya başladım ve kampüse yakın bir meditasyon evinde yaşadım. Bir yıl sonra İslam’a ilgi duymaya başladım ve kendi çalışmalarıma başladım. 

Yaklaşık 50 yıl önce, 1972 yılının Şükran Günü’nde, Amerika Birleşik Devletleri’nin başkentinde küçük bir camiye girdim ve şehadetimi getirdim. Böylece kendimi Müslüman ilan edebildim. Sonraki altı ay içinde hayatım hareketlendi. Sadece İngilizce tercümesinden Kuran’a aşık oldum ve Kuran’ı hem kutsal metin hem de sosyal adalet, eşitlik ve insan onuru için manevi rehberlik  olarak derinlemesine çalışarak ve derinlemesine düşünerek bugünlere kadar geldim. Neredeyse 50 yıldır bu adanmışlıktan vazgeçmedim. 

ABD’nin beyaz üstünlüğü ortamında yetiştirilmiş Siyah bir kadınım. İnsanlık onuru için verilen mücadeleden çıkarılan dersleri asla unutmadım ve mücadele bugün hala en yeni hareket olan Black Lives Matter (Siyahların Yaşamı Değerlidir) ile devam ediyor. Bir kadın olarak, toplumsal cinsiyetim temelinde bir başkasından daha düşük konumda olduğum fikrini hiç benimsemedim. Irkçılık kadar cinsiyetçilik ve ataerkillikle karşılaştım, ancak cinsiyetçiliğin anlaşılmazlığıyla ve kurnazlığıyla olan mücadelenin verdiği itkiyle  çalışmalarıma, aktivizme ve maneviyata daha fazla önem verdim. 

1989’da Sisters In Islam’ın sekiz kurucu üyesinden biri olarak, Allah’ın emrettiği temel bir hak olarak İslam’da kadınların eşitliğini savunmak için çalışmalarımı aktivizmimle aynı çizgiye taşıdım. Pekin’e vardığımda büyük bölünmeye şaşkınlıkla şahitlik ettim. Pekin’de savaşan en güçlü iki ses, ne benim ne de Sisters In Islam adına konuşmamıştı. 

En iyi şekilde seküler Müslüman feminizm olarak tanımlayabileceğimiz bir ses, kadın haklarıyla ilgili Batı liberal söylemlerinde baskın olan bir feminizm modelini izledi. Birçok iyi ve gerekli özelliğine rağmen feminizmin bu ifadesinin yerelleşmesi incelenmemişti. Yine de bu ses, evrensel olduğu iddiasında bulundu. Aslında, tüm feminizm gibi, onun inşasına ve tanıtımına en fazla katılabilenleri merkeze aldı: yani, küresel kuzeyden gelen beyaz, orta ve üst sınıf, eğitimli kadınları. Öyleyse, örneğin selefim Soujourner Truth “Ben kadın değil miyim?” diye sorduğunda, bu soruyu sormak zorundaydı çünkü tüm KADINLAR adına konuştuğunu iddia edenler, Sojourner gibileri köleleştiren ırkçı kurumlara hâlâ katılıyorlardı. ABD’de kölelerin yasal olarak özgürleştirilmesinden sonra bile aynı kadınlar Siyah kadınları sömürmeye, görmezden gelmeye, ezmeye ve bastırmaya devam ettiler. Sojourner’ın soyundan gelen birkaç nesil arasında, “kesişimsellik” ifadesini “temelde bir mercek, bir prizma olarak türeten ve çeşitli eşitsizlik biçimlerinin sıklıkla birlikte işleyip birbirini şiddetlendirdiğini” gören Kimberlé Crenshaw adlı bir kadın var. “Irk eşitsizliğini cinsiyet, sınıf, cinsellik veya göçmenlik statüsüne dayalı eşitsizlikten ayrı olarak konuşma eğilimindeyiz. Çoğu zaman eksik kalan şey, bazı insanların bunların hepsine maruz kalıyor olması ve deneyimin sadece parçalarının toplamı olmayışıdır…” Crenshaw bu açıklamayı 30 yıl önce sundu. Yine de, dinden bahsetmese bile, bu İslami feminizmi anlamak için gerekli olan önemli bir faktördür. 

Siyahi bir kadın ve bir Müslüman olarak, Pekin konferansı sırasında tanıtıldığı haliyle feminizmle işim olmadı. Ana akım Batı feminizminin yerelleşmesinden dışlanmış bir kimlikte vücut buldum. Hem o zaman hem de şimdi, kendi İslamıma sıkı sıkıya bağlıyım. Ne o zaman ne de şimdi, ne kadar baskın kalıplar olursa olsun, başkalarının yerelliğinin kimliğimi arka plana atmasına izin vermiyorum. 

Bu yüzden, 1995 Pekin’de, ben ve Malezya’daki Sisters In Islam, Müslüman kadınların feminizm kelimesiyle ifade edilen genel refahına uymuyorduk. Bunun sebebi, sonuç olarak dini kadın hakları tartışmasından çıkarmanız gerektiğine dair aldıkları tavırdır. Aslında söyledikleri şey İslam’ın ve insan haklarının bir arada olamayacağıydı. Kendilerini feminist olarak tanımlayanlar, kadınların eşitliği ve adaleti konusundaki söylemlerden dini tamamen çıkarmak gerektiğini söylediler. Esas olarak liberal Batıda ortaya çıkan bu Feminizm perspektifine ayak uyduran tüm Müslüman kadınlar, kendilerini din karşıtı olarak tanımlayıp tanımlamadıkları fark etmeksizin, evrensel insan haklarını İslam’a karşı addettiler. Bu yüzden bu konuma (location) Müslüman seküler feminizm adını verdim. 

Bu arada feminizmin bu konumu, sonraki on yıl için toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda uluslararası tartışmalara yol açtı. İslam’ı dahil etmeyi savunan herkes, Pekin’deki Müslüman kadın teşkilatının diğer baskın sesine, yani İslamcı bakış açısına ait kabul edildi. 

Pekin konferansına katılan Müslüman kadınları domine eden diğer bir bakış açısı, yükselen Siyasal İslam veya İslamcılık dalgasıyla uyumlu olarak desteklenen bir sestir. Bu yüzden bu ikinci sese İslamcı bakış açısı diyorum. Bu bakış açısı, İslam’ın TEK sesi olduğunu iddia etmiştir. Aslında bu perspektiften ataerkillik kutsal ya da İlahi kabul ediliyor. Ancak bu bakış açısından İslam, neo-muhafazakarlığını ve ataerkilliğini sorgulamadı. Sanki bu Allah tarafından emredilmiş ve Peygamber Efendimiz tarafından tesis edilmiş gibi, erkeklere,  erkekçe bilme ve erkekçe VAR OLMA yollarına öncelik veriyordu.

Siyasal İslam’ın mimarları ve Pekin’deki İslamcıları savunan kadınlar, İslam’ın diğer tüm düşünce ve uygulama sistemlerine tercih edildiğini düşünüyorlar. Özellikle İslam, Batının veya BM ve CEDAW (kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılması sözleşmesi) gibi uluslararası toplulukların belirlediği herhangi bir gündeme taban tabana zıt olarak düşünüldü. Bu tür anlaşmalar ve uluslararası kuruluşlar, yalnızca kendilerinden daha üstün olan İslam hakikatine kasıtlı bir muhalefet olarak görüldü. Bu nedenle reddedilmeli ve kaçınılmalılar. En azından bu İslamcı bakış açısı, hem İslam hem de insan haklarına sahip olamayacağınız fikrini savunmuştur. 

Bu ikilikte üç şey öne çıkıyor. Biri, bu iki sesin hiçbiri Sisters In Islam adına konuşmadı. Bu toplantılarda ve sonrasında Sisters In Islam tarafından anlatılanları dinlemeseler de, Sisters In Islam’ın pozisyonu İslam ve kadın eşitliği konusunda gelecekteki gelişmeler için çok stratejik olacaktır. İki: Bu iki ses birbirine açık bir şekilde karşıt olsa da, aynı anda hem İslam’a hem Feminizme veya İslam’a ve insan haklarına sahip olamayacağınız konusunda anlaştılar. Üç: dominasyonlarını hükümsüz kılabilecek asıl nokta bu ikinci olguya dayanıyordu. 

Her ikisi de feminizmi yalnızca seküler ve din karşıtı olarak tanımlarken, ikisi de İslam’ı yalnızca ataerkil ve hegamonik bir şekilde tanımladı. İslami feminizmin inşası, dinamik, kesişimsel bir şekilde terimlerin tanımı üzerinde bir etkiye sahip olma ihtiyacını doğruladı. İslami feminizm, her şeyden önce Müslüman kadınların yaşanmış gerçeklerini ve yerelleşmesini tüm karmaşık, çelişkili ve dağınık yollarıyla kucaklayan bir İslam tanımını teşvik eder. Bunu kabul ettikten sonra hem İslam, hem de feminizm konusunda kendi tanımlarımızın otoritesini ilan ediyoruz. 

Feminizm, kadının tam insan olduğu anlamına gelir. Tüm insanlar eşittir. Kadınların eşit olmak için erkeklerin iznine ihtiyacı yok. Tüm haysiyetimiz ve eşitliğimiz bize Allah tarafından daha yaratılışımız esnasında bahşedildi. İnsanın yaratılmasının amacı halife olmaktır: Allah insanı yeryüzünde ahlaki bir temsilcisi olarak yaratmıştır. İslam’ın adil olduğu konusunda bir fikir birliği var. Klasik zamanlarda adalet, büyük adaletsizlikler arasında adil dağılım bağlamında anlaşılıyordu. Ancak bugün adalet eşitliği de içermelidir. Eşitlik aynılık değildir, farklı yaşamlarımızda ve yaşadığımız gerçeklerde ve farklılıklarımızda şeref ve haysiyettir. Kur’an’ı elli yıl sevip inceledikten sonra, İslami birincil kaynaklardan insan olmanın özüne dair bu temel fikirlere ulaştım. 

İslam, insanların (kadın, erkek ve ikili olmayan) bir teslimiyet içinde en yüksek manevi ideale veya nihai Gerçekliğe (yani Allah’a) yöneldiği bir süreçtir. Bu teslimiyet, bir inanç meselesi olarak kalpte hissedilir, zihinde bir bilinç meselesi olarak anlaşılır ve tüm bedenle birlikte eyleme geçirilir. Eylemler İslam’ın en önemli boyutudur ve nihai olarak ancak Allah tarafından yargılanabilir. İslam, Tevhid denen temel bir monoteist ilke üzerine inşa edilmiştir. Tevhid paradigması, Tek Tanrı’ya/Allah’a imanın yatay bir karşılıklılık çizgisinde tüm insanlık arasında eşitlik ve haysiyet gerektirdiğini gösterir. Tevhid paradigması İslami bir perspektiften sosyal adaletin temelidir. Aynı zamanda İslami Feminizmin temel taşıdır. 

Dolayısıyla bir yaşam biçimi olarak İslam, kadınlar için tam bir insanlık veya feminizm gerektirir. Toplumsal cinsiyet hegemonyasını ortadan kaldırmak için İslami kaynakları kullanmak ve eleştirel bir şekilde analiz etmek, bir metodoloji olarak İslami feminizm için gereklidir. İslami feminist bir bakış açısından, Müslüman kadınların gerçek hayatlarının bağlamını incelemek için eleştirel bir mercek kullanıyoruz. Bu yaşanmış gerçeklik, metinleri anlamak için prensipleri ortaya koymaktadır. Metinlere bağlam kazandırır. Örneğin alimlerin yazılı İslami kaynaklarındaki adalete atıfta bulunmalarının faydası yok, uygulamada Müslüman kadınlar bu adaleti tecrübe etmiyor. Adaletin yerine getirilip getirilmediğini doğrulayabilecek olanlar sadece Müslüman kadınların kendileridir.

Bugün Müslüman kadınlar kritik bir kitleye ulaştı. Kendi yerelleşmelerimize dayanarak ve yaşanmış gerçeklerimizi birleştirerek, İslam’ın da, feminizmin de tanımlarını, sadece bizi  dışlayanlara bırakmak istemiyoruz. Bunu, bireysel ulus devletlerimiz içinde ve uluslararası düzeyde yeni politikalar oluşturmaya yardımcı olmak için yapıyoruz.

 Müslümanların kişisel statü kanunlarında reform için küresel bir hareket olan Sisters In Islam’ın ortak kuruluşundan 20 yıl sonra Musawah adıyla lanse edildi. Bu 2009 yılında oldu. Musawah, İslami feminizm alanını inşa etmek için temel İslami değerleri feminizmin bir parçası olarak kökten entegre eden dinamik ve cinsiyetleri kapsayan bir İslam tanımı sundu. Sadece kadınların Allah önünde eşit olduğunu doğrulamakla kalmıyor, aynı zamanda toplumsal cinsiyet ilişkilerindeki tüm eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya yardımcı olan aktif, manevi açıdan olgun bir İslam gerçekliği yaratmak için yeni bilgiler inşa ediyor. Dolayısıyla İslami feminizm, İslam’ı algılamanın ve deneyimlemenin en dinamik yoludur. Kadın ve erkek tüm vicdan sahibi insanlara açıktır ve tüm Müslümanların Müslüman olarak haysiyetle yaşamalarına izin verir. 

Ben bir İslami Feministim. Bu her zaman böyle değildi. Yolculuğumda bu yere gelebilmem için, Pekin konferansındaki feminizmin ve insan haklarının laik ve İslam’ın ataerkil olması gerektiğine dayalı karşıtlığın üstesinden gelmem gerekiyordu. 

Musawah’ın Şubat 2009’daki lansmanında, kendi feminizm yorumuma ulaştım. İnanç pozisyonumu ve sosyal adalet pozisyonumu eşit olarak kucaklayan bir feminizm. Musawah küresel hareketi, inanç yörüngesinde cinsiyet dahil bilim ve sosyal adalet aktivizmini savunuyor. Web sitesine şöyle bir baktığınızda, Asya, Güney Asya, Güneydoğu Asya, Orta Doğu, Kuzey Afrika, Sahra altı Afrika ve Avrupa, Kuzey Amerika ve Avustralya’daki 50 ülkeden 250 kadın ve erkekle başlayan ve İslam’ın Tek İlahi Gerçeklik olan Allah’ın önünde birleşik bir insanlığa yönelik tevhid hamlesinin bayrağı altında hem bölgesel hem de ulusal hama alt-ulusal yerelleşmenin gerekliliğini benimsemeye devam eden bu hareketi görebilirsiniz. 

Mücadelelerimiz, Musawah’ın kurulması ve ardından gelen on yıllık uzun çalışmayla doğrulandı. Şöyle ki: İslam bizimdir. İslam’ı kendi koşullarımıza göre ele alıyoruz. Müslüman kadınlar ve modern ulus devletin vatandaşları olarak kendi gerçeklerimiz bağlamında politika, kültür, hukuk, sanat ve maneviyatta değişiklik yapmak olan Musawah’ın ana görevini yerine getiriyoruz. Musawah lansmanı, İslami bir feminist olarak ortaya çıktığım yerdi çünkü bir kesişim noktasındaki tüm yerelleşmelerimde küresel söylemlere tam olarak girebildim. Başkaları için de aynısını savunuyorum. 

Sonuç olarak soruma daha tutarlı bir şekilde cevap vereyim. İslami feminizm hangi açıdan feminist ve hangi açıdan İslami? Feminizm, kadınların tam insan olduğunu söyleyen radikal bir fikirdir. İslami kaynaklarda insan yeryüzünde halife olması için Allah tarafından yaratılmıştır. Halife bu yeryüzünde bedenleri aracılığıyla Allah’a hizmet eder. Toplumsal cinsiyet temelinde hiçbir görev biriyle sınırlandırılmaz (sadece bu tercihte bulundukları takdirde) kadınlara ait olan iki ayrıcalık hariç: kendi bedenlerinden çocuk doğurma ve emzirme.) Allah’a hizmetlerinin bir parçası olarak görevleri yerine getirmeleri kaydıyla diğer her görev herhangi bir cinsiyet tarafından yapılabilir. Tüm insanlar eşittir ve yüce olan yalnızca Allahtır. Nitekim tevhide göre bütün insanlar birbirleriyle yatay ve karşılıklı eşitlik çizgisindedir. Bu yüzden, insanlığın İslam aracılığıyla yerine getirildiğini iddia ediyoruz ki İslami feministliğin temel taşı budur. 

Bu makalenin ilk taslağı “Yerelleşme Feminizme Giden Yoldur” başlığıyla, Havle Kadın Derneği’nin düzenlediği “Feminizmin Yerelleşmesi” adlı konferansta, 19 Aralık 2020 tarihinde sunulmuştur. Feminizmin Yerelleşmesi konferansımızın diğer metinlerine ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz.



Etiketler: feminizmin yerelleşmesi  feminizmin yerelleşmesi konferansı  islami feminizm  kesişimsellik  musawah  sisters in islam 

Paylaş

Önerilen Yazılar

Konca Kuriş (1961-1998)
Konca Kuriş (1961-1998)
Müslüman Aile Yasalarındaki “Ataerki DNAsı”nı Çözümlemek
Müslüman Aile Yasalarındaki “Ataerki DNAsı”nı Çözümlemek
İslam ve Feminizm Kavuştuğunda 3
İslam ve Feminizm Kavuştuğunda 3
İslam ve Feminizm Kavuştuğunda 2
İslam ve Feminizm Kavuştuğunda 2
İslam ve Feminizm Kavuştuğunda 1
İslam ve Feminizm Kavuştuğunda 1
Almanya’da Göçmen Kadınların Eşten Bağımsız Oturum Hakkı Mücadelesi
Almanya’da Göçmen Kadınların Eşten Bağımsız Oturum Hakkı Mücadelesi
İslami Feminizm Sahada: Mısır’da Aile Yasasını Reform Çabaları
İslami Feminizm Sahada: Mısır’da Aile Yasasını Reform Çabaları
Türkiye feminizminde gündemler, örgütlenme biçimleri ve siyaset stratejileri: ‘Sistem-dışı’nı yeniden düşünmek
Türkiye feminizminde gündemler, örgütlenme biçimleri ve siyaset stratejileri: ‘Sistem-dışı’nı yeniden düşünmek